başkaçaresizlik.

DERGÂH

– nasılsın?

– dünyada devletler kurulup devletler yıkılırken, yüreğim kuş misali çırpınıp duruyor, ele avuca sığmıyor. gönlüne hükmedemeyen insan dünyaya nasıl hükmetsin ki? her öksürük ile birlikte ömrümden bir nefes daha eksiliyor. kaçınılmaz ân’a doğru giderken kim olarak gidiyorum, nasıl gidiyorum? “yine odana çekildin” dedi annem. oysa hayır, yine içimdeki karanlığa çekildim. insanlara sunamadığım zayıf nokta ve yaralarımı oraya gizledim. çünkü, sebebi çok başit, başka çarem yok.

View original post

Advertisements

“Parmaklarının ucunda atıyor hayatın nabzı.

Gözlerinde ışıyor yaşam.

Güneş senin içinde doğup batıyor. Kar hislerinin üzerine yağıp eriyor. 

Karla birlikte sen de eriyorsun, güneşle birlikte her gün battığın gibi. 

Ağaçların dallarının ucunda patlayan tomurcuklar kalbinin içinde çiçekleniyor. Yine kalbinde sararıp soluyor çiçekler. 

Bulutlar kalbinin üzerinde süzülüyor. Kuşlar ruhunda cıvıldaşıyor. 

Kuşlar ruhunda sus pus oluyor. 

Her şey sana şöyle bir uğruyor. 

Bir uğrak yerisin. 

Hangi gölge kalıcıdır, söylesene? 

Kalmaya, dizlerinde derman kalmıyor varlıkların. 

Gidiyorlar. 

Gitmeyin, kalın, diyorsun. 

Sanki sağırlar. 

Yalvarıyorsun. Israrcı bir ev sahibi misali. Biraz daha kalın, diye. 

Bir hoşçakala bile lüzum görmüyorlar. 

Kederle kızgınlık çarpışıyor içinde. 

Yalnızlık kaygısıyla yüzüstü bırakılmanın öfkesi sarmaş dolaş, sana arkadaşlık ediyor. 

Yine kedere kaldın işte. 

Varlıklar bir gölge. 

Hatta belki de gölgelerin gölgeleri. 

Onlar kucağında tutmak, nafile bir çaba. 

Bir damlanın içinde yansıyan ışığı, güneş sanıyorsun. 

Sevincin adı veda olmuş bu dünyada. Buluşmanın adı ayrılık. Sevmenin adı gitmek. 

Yok hayır, kaçırma bakışlarını. 

Gözlerini, varlıkların üzerindeki fanilik damgasına dik. Başka çare yok. Başka bir yolu yok şifanın. 

Öyle diyor ya Zamanın Bedii: ”Hüsün ve cemalleri üstünde fânilik damgasını görür, alâka-i kalbi keser. Eğer kesmezse, mahbupları adedince mânevî cerihalar (yaralar) oluyor.”

Kaçırma gözlerini faniliğin üzerinden. 

Bir kere daha bak, bin kere daha bak. 

İçin sızım sızım sızlayana dek bak. 

”Fanilik damgası” kalbinin şifası. 

Sonra da şöyle de: “Madem o hadsiz mahbubat fânidirler, beni bırakıp gidiyorlar. Onlar beni bırakmadan evvel ben onları Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî demekle bırakıyorum. Yalnız Sen bâkisin ve Senin ibkân ile mevcudat beka bulabildiğini bilip itikad ederim. Öyleyse, Senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka-i kalbe lâyık değiller.”

”Bütün firaklardan gelen feryatlar, aşk-ı bekadan gelen ağlamaların tercümanlarıdır.”

Yaratılır yaratılmaz, tutuşmuştun bekaya. 

Hep sonsuzluk için ağladın. Hep ebediyet için kederlendin. 

Şair’in (Pedro Salinas) dediği gibi, ”Bir gece gölgeye kapılmış, tutuluvermiştin.” 

Tutulduğun kendi bekan değildi. 

”Bendeki aşk-ı beka, bendeki bekaya değil, belki sebebsiz ve bizzât mahbub olan kemal-i mutlak sahibi, Zât-ı Zülkemal’in ve Zülcemal’in bir isminin bir cilvesinin mahiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kâmil-i Mutlak’ın varlığına ve kemaline ve bekasına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekasına âşık olmuştu.”

Baki olan Mutlak Varlık, isminin tecellisini koymuş içine. Kendi bekanı, kendi sonsuzluğunu iste diye değil, O’nun sonsuzluğunu talep et diye. O’nun Baki ismini talep et diye. O’nun Baki ismine ayna ol diye. 

Ne yapmalı peki? Ne etmeli? 

Nedir bizim en mühim işimiz, bu fanilerin arasında bir fani olarak? 

”Elbette insana en lâzım iş, en mühim vazife, o Bâkîye karşı alâka peydâ etmektir ve esmâsına yapışmaktır. Çünkü Bâkî yoluna sarf olunan her şey bir nevi bekaya mazhar olur.”

Gün gelir, devran döner. 

Sen de gidersin. Ardında bıraktığın gözler senin için yaş döker bu sefer. 

Aklına geldikçe, için titriyor. 

Kim bilir, her an gidiyorsun. 

Varsın olsun. Gitmeyen birine bağlı ya kalbin. 

Bu da kalbinin esintisi olsun.”

 

(Mustafa Ulusoy’un, Evlilikler Yalnızlıklar Umutlar)

 

Sevgili doktor,

Beni rencide ettiniz. Ve ben açıkçası bunu sizden beklemiyordum, insanlara hasta olduğumu söylüyorsunuz. onlarla konuşmaya çalıştım fakat hiçbiri dinlemedi. Tam konuşmaya başlarken acele laflar edip gitmeleri gerektiğini söylüyorlar. Sanırım size daha çok inanıyorlar. Önemsiyorlar da üstelik. Bir defasın…da şizofren dediğinizi duydum. Sonra anlayamadığm bir sürü şey. Siz anlattıkça, onlar kafalarını sallıyorlar. Sınıfta ön sıralardaki çocuklar gibi.

kahretsin!..

Haklı olmazlar. Onlara nasıl zarar verebilirim. Onlar yaşamıyor doktor! türkü söylediklerini duymadım inanabiliyor musun? aşık olmuyorlar, uykusuz geçirdikleri tek bir gece yok.

Tanrı’yı bu şehirde istemiyorlar.

Bu arada iş için gönderdiğim başvuru formlarına referans olarak IRA , ETA , HAMAS yazmamı garip karşıladınız. Ben akşam çayı için bazen Bask’ta, bazen Şili’de, Somali’de, İskoçya’da içiyorum. Bunun adı dostluktur doktor.

Sınırlar yürümesini bilmeyenler içindir.

Kabul, bunlar gibi iyi vatandaş olamadım. Ama siz bürokrasi kuyruklarının mutsuz kölelerisiniz.

Zavallılar! şimdi yerlerinizi değiştirin, yeni oyunlara hazırlanın.

Geveze tanrılarınız yeni bir perde istiyor.

Sizi elimde simitle izleyeceğim. Gazoz içeceğim koşuşturmalarınıza. Seçme hakkınız aklınızdan bile geçmeyecek.

Evet bayım, bazı şeyleri anlayamadığım doğru…

Haftanın üç günü, iş dönüşü uğrayıp kuaförden aldığınız karınızın yanında duran, avlanmayı, sürü beklemeyi beceremeyen şu küçük tüylü yaratığı niçin yanınızda tuttuğunuzu anlamıyorum örneğin. Bir gecelik aşkın, kirli şehvetin, sarhoş sevişmelerin genç kızların rahimlerine bıraktığı ceninlerin, yaşlı bir kokananın kırışık cildine sürülmesini anlamıyorum. Tayland’lı sekiz yaşındaki yoksul köylü kızların kasıklarındaki batılı sancıyı anlamıyorum. Ağızlarında tanrı sözleri, emek sömürücüsü, ucuz işgücü avcısı insanların tanrı’yı mali danışman olarak görmelerini de anlamıyorum. Ve bunları anlamadığım her gün büyük şölene biraz daha yaklaşıyoruz. Apaçiler’in Güney Afrikalıların, Herlemli zencilerin, Lübnan ve Perulu gerillaların katılacağı devrim şölenine.

O gün orda olacaksınız doktor. Avuçlarınız terleyecek, saygıyla titreyeceksiniz ezilmiş halkların ağırbaşlı düğün çoşkusunu göreceksiniz.

Sizi reddediyorum doktor!

Hakkımda hiçbir yargıda bulunma hakkına sahip değilsiniz. Akademik kariyeniz değil yüreğiniz yetmiyor. Kıçınızı serdiğiniz o deri koltuguğunuzu ve bağıl değerlerini reddediyorum. Hayatı tanımlamaya ilişkin ortaya koyduğunuz ekonomik temelli yaklaşımların tümünü reddediyorum.

Kapital ahlak kahrolsun!

Geride kalanları beklemeliyiz doktor, düşenleri kaldırmak zorundayız. Banka mevduatlarına hapsedilmiş umutlar ancak ihanettir.

Biz varlığımızı armağan paketlerine koyanlarız. Düşünsenize, küçükken anlamadığımız yeminler savurup, varlığımızı varlığınıza, Türk varlığına armağan ettik. ağabeylerimize, efendilerimize, vakıflara, derneklere, sonra bütün kente.

Tüketildik bayım, çarçur edildik. Film izlerken yenilen patlamış mısırlar gibi.

Şimdi reddediyoruz. Sahta kutsalları, kudurgan şehvetleri.

Ben bir iç tehdidim doktor, dış ülke parmağıyım, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacınız olduğu dönemde ortaya çıkan belayım, fitneyim. Artık kabusunuzum doktor. Arabanıza üşüşen selpakçı çocuğum, büronuza gelen, leş gibi ter kokan işçiyim, mahallenize nereden dadandığı belli olmayan deliyim.

Şimdilik bu kadar, yine yazacağım. Meryem’in oğlu İsa geldi. Sanırım şoktan yeni çıkmış, çok sessiz.

Hoşçakalın bayım.

Beni unutmayın…

 

(Sevgili abimiz Tarık Tufan’ın Kekeme Çocuklar Korosu adlı kitabından alıntıdır.)

Özgürlük üzerine

Şu an yaşamak için ihtiyaç duyduğumuzu sandığımız şeylerin çok daha azıyla da gayet iyi yaşayabiliriz. İhtiyaç duymamızın tek sebebi ihtiyacımız olduğunu düşünmek. Sadelik. Bu kavram benim için güzellikle eşdeğer. Her şeyde sade olmalıyız. Sade yaşamalı, sade giyinmeli, sade(yalın) konuşmalı ve basit şeyler yemeliyiz. Hayatımızın en temel ölçüsü bu olmalı. Temiz ve sade. Saf. Su gibi. Ve onun gibi şeffaf. Nasıl biriysek öyle davranmalıyız. Kendimizi olduğundan farklı göstermenin hiçbir mantıklı açıklaması veya sebebi yok çünkü. Eğer başkalarına göre yaşarsak irademizi onlara teslim etmiş oluruz. Yanılgılarımız olacaktır, insanız çünkü. Ama bu yanılgıları, hataları kabul etmeli, unutmamalı ve ders çıkarmalıyız. Biz dünya üzerinde yaşayan ve çıkarım yapabilen tek canlılarız. Hata yapan kişi de bendim, o hatadan pişman olan ve üzüntü duyan kişi de benim. Hatalarımızla insanız ve kusurlarımızla güzeliz. Her şey geçecektir. Herkes, her olay, her şey… Bu yüzden yaşadığımız güzelliklerin bu bilinçle kıymetini takdir etmeli ve katlanılması gereken şeyleri de yine bu bilinçle atlatmalıyız. Cesur olmalıyız. Bir şeyi yaptığına pişman olmak, yapmadığına pişman olmaktan yeğdir. Kalbimizi korumalıyız. İnsanın kalbi, heybesidir. Gereksiz muhabbetlerden, boş laflardan ve onu yıpratacak insanlardan uzak durmalıyız. Bununla birlikte kalbimizle de cesur olmalıyız. Yani acı çekmekten, sevmekten, hasret duymaktan vs. korkmadan yaşamalıyız.  Kıymet bilmeli, vefalı olmalıyız ki farklı olalım. İyi anlamda farklı. Tebdil-i mekan ile ruhumuza nefes aldırmalıyız. Mutluluğu, huzuru sadece insan ilişkilerinde bulunan bir şeye indirgememeliyiz. Yaratıcı bunları sadece insanlar arasındaki duygusal bağlamlara değil, yeryüzünde ve hatta gökyüzünde var olan her şeye dağıtmıştır.

İşte böylece özgür olabiliriz. Ve özgürlüğün her zaman mutluluk, huzur, güzellik gibi şeyler getirmediğinin bilincinde olmalıyız. Özgürlük sadece özgürlüğün teminatıdır. Ve özgür olmak, özgür yaşamak isteyen bir insana yaşaması için tek gereken şey onu, özgürlüğünü elde etmesidir. Son olarak, bir insan ancak ruhu bedenden ayrıldığı zaman tamamen özgür olabilir. Cesedinin tutsaklığından ayrıldığı zaman ruhu özgür kalır ve bu dünyaya ait en güzel şey bir gün onun terkedileceği gerçeğidir.

 

Yıldızların arasında, bulutların üstünde bir yerim var

 

Yakup’un Renkleri [ Lindsay Hawdon]

1919109_10156333936325405_2398595333729247857_n.jpg

“Nasıl oluyor, diye düşündü, nasıl oluyordu da etraflarını saran bu dünyadan hiçbir şey eksilmiyordu? Onlar solsa da, grileşse de etraflarını saran dünyanın rengi dünkü kadar parlaktı ve yarın da öyle olacaktı. Üzerlerinde toplanan ve hiç kaybolmayan kara bulutlar, gittikçe büyüyor ve tüm hayatlarına gölge düşürüyordu.”

Timaş’tan arakladığım fotoğraftan ve kitaptan alıntıladığım cümlelerden sonra, kitaba geçmeden önce, biryudumkitap aracılığıyla tanıdığım birkutukitap projesinden bahsetmek istiyorum, izninizle. Şimdi olay şu ki çok uygun bir fiyata aylık, üç aylık, altı aylık vs. üye oluyorsunuz ve onlar da size ayda 3 kitap gönderiyor. Yani bir nevi kendi kendinize kitap hediye ediyorsunuz. Ee adamlar bakmış ki artık kimse birbirine kitap almıyor demişler ki biz böyle bir proje yapalım, onlar bize para versin biz de onlara kitap hediye edelim 🙂 Modern dünyanın tatlılıkları… Reklam yapar gibi girip kendi çapımda yaptığım hicivleri bitirdikten sonra artık kitaba geçebilirim.

Yahudi soykırımını, hollywood  sağolsun, bilmeyenimiz yoktur. Yapılan filmler, yazılan kitaplar o olayların duygu dünyamızda ziyadesiyle yer etmiş olmasını sağlıyor. Hayat Güzeldir (La Vita ê Bella) filmi de meşhurdur zaten. Tüm bunlara bir diyeceğim olamaz tabii ki adamlar zamanında uğradıkları soykırımı herkese anlatıyorlar (şimdi yaptıkları soykırımı hoş gösterecekmiş gibi sanki…) Gelgelelim çingenelerin, bazı hassas arkadaşların deyimiyle romanlar, aynı zamanlarda uğradıkları soykırımı ve zulmü anlatan ne bir kitap ne de bir filme, belgesele vs. rastlamıştım. Neyse ki Lindsay Hawdon abla bunu başarılı bir şekilde gerçekleştirmiş. Kuzey Hindistan kökenli bu topluluk sürekli hor görülen, bazı inançları sebebiyle dışlanan insanlardır genelde. Çocukken ikamet ettiğimiz mahalledeki çocukların parmaklarıyla kucağında küçük çocuk taşıyan kahve tenli kızları gösterip “mırtıv” dediklerini,  çocukları kaçırıyorlarmış  tarzı hikayeler anlattıklarını hatırlıyorum. Velhasılı kelam kitabın genel konusu bu soykırım işte. Lindsay abla bir gelecekten bir şimdiden bir geçmişten anlata anlata yazmış kitabı, bu tarzı seviyorum. Dahası kitap sadece konusuyla değil anlatımıyla da sizi senaryonun içinde yaşatıyor. Mesela ruh hastası annesinin intiharından sonra akıl hastanesine kapatılan Lor’u, annesini, onu akıl hastanesinden kaçıran ve onunla evlenen Yavi’yi, çocukları Yakup’u, hepsini anlıyor ve hepsini benimsiyorsunuz. Yani sadece baş karakteri değil diğerlerini de tanıyormuş gibi hissediyorsunuz okudukça. Şimdiden söyleyeyim, bitirdikten sonra kapağını kapatıp bir süre boşluğu izlediğiniz kitaplardan…

Yakup başparmağını ağzına alıp uzandı, eskisi gibi bir çocuk olmuştu yine. “Hikayemiz?” diye mırıldandı. “Gillum ve Valour?” Lor da onun yanına uzandı, yayların eskiden olduğu gibi çöktüğünü ve köşe çıkıntılarının battığını hissediyordu. Bahsettiği şey, haftalar önce ihtiyaç duyduğu bir anda başladığı bir hikayeydi. “Sen Gillum’a binmişsin ben de Valour’a. Benim arkamda Malutki, seninkinde Eliza.” diye başladı anlatmaya.

+: Kimsin?

-: Bilmem. 70 yıldır bu dünyadayım ve hala bu sorunun cevabını kimseye veremedim.

+: 70 yıldır bu dünyadasın ve hala turp gibisin.

-: Gençliğimden beri en büyük korkum bu yaşlara kadar yaşamaktı. Eğer ölmeyeceksem güçlü kuvvetli, dinç olmalıydım. Bu yüzden sigara içmedim. Spor yaptım. Sağlıklı oldukça ölmedim, ölmedikçe yaşlandım. Yine de en büyük korkum lanetim oldu.

+: Senin hiç hayalin olmadı mı?

-: Hayal olarak kaldı.

+: Hiç aşık olmadın mı?

-: Her güzel şey gibi, onun da sonu kötü oldu.

+: … Şimdi ne yapacaksın?

-: Sezonun kapanmasını bekleyeceğim. Çocukluğum ilk baharımdı, çabuk geçti. Gençliğimin ateşiyle yazı da hızlı tükettim. Ama bu kış çok uzun sürdü. Artık kemiklerime sızan bu soğuğun dinmesi gerek.