Annem masamın üzerine yapıştırdığım kağıt parçalarından birini işaret edip, “Onu oraya neden astın ki?” diyor. Sahi, onu oraya neden astım ki? Siyahi insanlarla ilgili bir dergi yazısının başlığıydı ve ben yazı çok uzun olduğu için kendisini değil başlığını kesip oraya yapıştırmıştım. “SİYAH GÜZELDİR” Seviyorum, dedim sadece. Seviyorum. Sevmeyi çok özlemiştim diyorum içimden. Sevmeyi seviyorum, bunu farkediyorum işte. İnan bana, “sevememek” gibi bir cehennemi yaşadığım zamanlar oldu. Bu yüzden bu duygunun kıymetini biliyorum. Bir şeyi sevdiğimi söylerken gurur duyuyorum artık. Sevdiğim birine çekinmeden seni seviyorum diyebiliyorum, yine gururla. Dostum, sevebiliyorum ve bunu her farkettiğimde kalbim şükran ve minnetle doluyor.

Dostum…

Güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma….
Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de…
Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
Yolcuya bakıp, yolunu tanıma.
Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.

Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil;
Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır;
Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal…..
“En doğru yol: en dikensiz yoldur” diyenler seni aldatıyorlar.
Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.
Aldırma….

Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir.
Dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır.
Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de sever.
Dostum, yollar yürümek içindir.
Fakat, şu gerçeği de hiç unutma:

Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
Yol boyunca; yola çıkıp da yürümeyenleri,
Yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları,
Yoldan metafizik uyuşturucularla keyif çatanları,
Tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları,
Maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip, 50. metrede yola yatanları,
Yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zor atanları,
Yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları,
Ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları,
Beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları,
Yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin… Göreceksin dostum…
Aldırma, yürü.

Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen, amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın, merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun.

Doğru yol: insanların çoğunun gittiği yol değildir, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur. Yolda vereceğin her molayı öz eleştiri durağında vermelisin. Unutma, tövbe öz eleştiridir. Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp  yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir.
“Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir”…

Halil Cibran

Neden mutlu olamıyoruz?

Uzun bir aradan sonra(yaklaşık bir yıl) çevirilere yeniden başladım, yaz tatili boyunca da inşallah çevrilmemiş faydalı ve kısa videoları çevirmeye çalışacağım. Waseem Yousef ile bu videosuyla tanıştım. Arapçam ingilizceme oranla zayıf olduğu için şimdilik ingilizce altyazılı videolarını izleyebiliyorum ama onlar bile ele alınan konuları çok sarih bir şekilde açıklıyor. Mesela;

 

Arapçadan ingilizceye çevrilmiş bir şeyi bir de ingilizceden türkçeye çevirmek oldukça zor oldu. Yani uygun kelimeleri bulmakta çoğu zaman zorlandım. Mesela “hayaten tayyibe” tayyib bir hayat ifadesindeki o tayyib kelimesinin tam olarak türkçe karşılığı yok. Helal, hoş, temiz olarak ifade edebiliyoruz ancak yine de tam karşılığı olmuyor. Umarım faydalı ve anlaşılır olmuştur. Mutluluğu arayanlar, hayal kırıklığına uğrayanlar ve henüz arayışı devam edenler için…

ARRIVAL(2016)

arrival

Başlığına ya da fragmanına baktığınızda klasik bir uzay filmi gibi görünebilir. Ama hiç de öyle klasik değil. Dahası uzay filmi değil, Arrival. Yazıyı okuyacaksanız birazcık spoilerı göze almalısınız, şimdiden söyleyeyim. Filmin ilk sahnesi aynı zamanda son sahnesi. Filmdeki o meşhur halkalara benzetilmiş ki, çok zekice. Her şey başladığı yere dönüyor, dahası başlangıçlar son ve sonlar başlangıç oluyor, zaman kavramı dönüşüm geçiriyor başka bir deyişle. Hayatı nasıl da tek bir geometrik şekille anlatmışlar. Filmin senaryosundan ziyade değineceğim noktalar, bana kazandırdığı bakış açısı. Ya da şöyle de söyleyebilirim, hani bir şeyi anlamış veya yaşamışsınız da ona bir isim verememişsiniz, adını koyamamışsınız o “şeyin”. İşte şu filmle bir şeylere isim buldum.

İnsanın canını sıkan ya geçmişe dair şeyler, anılardır ya da geleceğe dair endişeler. Peki hiç şu oldu mu ? Hiç yokken, durduk yere canınız sıkılır. Dünya dar gelir, tüm genişliğine rağmen. Sanki olacak bir şey varmış da daha olmadan acısı ve sıkıntısı gelip yüreğinize yerleşmiştir. Biz bu duruma “kabz” hali diyoruz.  Ve nedeni de şudur ki, ilerde başınıza gelecek sıkıntılar için bir nevi duruma alışmanız vs. Bu açıdan bakınca, böyle düşününce filmde anlatılan şey çok da absürt değil aslında. Geleceği görmekten bahsetmiyorum, gelecek adı üstünde henüz gelmeyen ve olmayan bir şeyi görebilmek bizim için mümkün değil. Bahsettiğim şey şu ki, geleceği göremiyor olabiliriz ama gelecek sıkıntıyı da mutluluğu da şimdiden yaşadığımız zamanlar oluyor ve bu anlarda zaman kavramı genişliyor. Zaman kavramının sadece bizim için var olduğunu düşünecek olursak çok da mantıksız değil, haksız mıyım ? Bazen filmleri “senaryo işte” falan diye küçümsediğim oluyor ama insanın zihninden geçenler sihir gibi kısa ya da uzun bir zaman sonra eninde sonunda gerçek olmuyor mu? Bundan 40 sene önceki filmlere bakın, neredeyse tamamı şu an hayatımızda. Bu yüzden kurgu deyip geçemeyeceğim filmler var ve sanırım Arrival da şu andan itibaren bu kategoride. Yani bir kurgu da algılarımızı açabilir, görüş açımızı genişletebilir veya daraltabilir gayet.

Filme dönecek olursak, filmin en güzel kısmı tabii ki sonuydu bence. Louise’in olacak her şeyi bilmesine rağmen acısını da kabullenerek geleceğini kucaklaması. Tabii ki filmi güzelleştiren yine müziği, Amy Adams’ın oyunculuğu, Jeremy Renner’ın o biraz karizmatik ve daha çok samimi bilim adamı havası ve  Fransız yönetmen Denis Villeneuve’nin kullandığı o karanlık atmosferi ve senaryoya hakim olan huzurlu ve hüzünlü havayı birleştirmiş olması da çokça etkili tabii ki. Tüm bunların yanında bir Amerikan vazgeçilmezi olan “bir insanın tek başına dünyayı kurtarması” olayı burada değil dünyayı, evreni hatta zamanı kurtarması olarak genişletilmiş; yapacak bir şey yok adamlar vazgeçemiyor n’apalım. Filmi Interstellar ile karşılaştırmaya çalıştım ve fakat olmadı.. İkisi de ayrı güzel, ikisini de izleyin derim.

Hoşçakalın ve son olarak:

“If you could see your whole life from start to finish, would you change things?”

The Grand Budapest Hotel (2014)

jhnfbgdvfdc

Wes Anderson amcanın izlediğim ilk filmi, Büyük Budapeşte Oteli. İlk olarak şunu söylemeliyim ki senaryosu berbat olsaydı bile yine şu filmi izlemek görsel açıdan aynı zevki verirdi. O kusursuz sahne ortalama tarzı beni benden alıyor ne yalan söyleyeyim. Görsel bir şölen adeta benim için. Wes Anderson’ın bu imzası filmde ilk göze çarpan şey. Senaryo, olay akışı vs. konularda Christopher Nolan her zaman “işte bu!” dedirten bir yönetmen benim için. Görsel açıdan hayranlığım ise tamamen Wes Amca’ ya ait. Filme dönecek olursak az önce anlattıklarımla birlikte film müzikleri, şarkıları değil filmde şarkı yok, hiç bitmeyen bir neşeyi yaşatıyor. Ama bu neşe Amelie (Le Fabuleux destin d’Amelie Poulain)’deki gibi bir neşe değil. Filmde gerçek hayatta olan, hiç de absürt olmayan kötüler mevcut; ölümler, yaslar ve benim kendimce gördüğüm birtakım gerçek kötülükler filmde işleniyor. Tüm bunlara rağmen ölümü bile (acısını da kabul ederek) neşeyle karşılayan bir baş karakter var filmimizde. Entrikasız, düz bir senaryo olmasına rağmen macera, aksiyon hiç eksik değil. Uzun zamandır izlediğim en keyifli filmdi derim rahatlıkla. Oyuncular arasında Adrien Brody ve canım Edward Norton olması da ekstrası tabii..

Fimle ilgili hoşuma gitmeyen tek bir şey var o da Sıfır Mustafa’nın vatanının yok olmasına sebep olan insanlara mülteci diye sığınması filmde çok ufak bir kısımda üstü kapalı da olsa işlenmiş, bu daha açık bir şekilde işlenebilirdi ama ne diyelim buna da şükür. Asıl hoşuma gitmeyen kısım sadece iki  kelime oldu. “Yeni vatan”. Filmin sonlarına doğru bir yerde bu ifade kullanılınca nasıl diyeyim, vatan sanki değiştirilebilecek bir şeymiş gibi… Neyse ki filmde herhangi bir milliyetçi unsura rastlamadığım için ve film açıkça savaş karşıtı olduğu  için bunu kişisel algılamak istemedim.( Kişisel derken Sıfır Mustafa açısından kişisel 🙂 )afdf0897ca6d14b51c44ca7527b49761

İşte böyle, dostum. Bazı filmler vardır ya biter bitmez etkisi de puf diye uçup gider. Bu öyle bir film değil 🙂 Keyifli seyirler.